Seni sana anlatmadım çünkü büyük gelecektin kendine. Seni seviyorum da buna dahil…

Ölsen ölünmez kalsan kalınmaz… üzerinden geçer bütün yağmurlar ve iliğin kemiğinden nefret eder.
Yutkundukça boğazını yırtıp geçen bir kaç kurulamamış cümleyide alıp yanına yordamsız bir yola düşürürsün aklını..
Zaman teferruattır bazen.
Bir sigara daha yakıp, en sevdiğin şarkının notalarına bırakırsın kendini.
Ölsen ölünmez, kalsan kalınmaz…

Ben sana aşk diyorum. Benden sonrakiler ne derse desin…

evet sevgili sevdiğim,
bakmakla mükellef olduğum gözlerin ve yıldızlar, yazdığım onca şiire rağmen kararmaktalar.
beni bağlayacak ne kaldı buralarda sence?
hazırım yolculuğa… sana cam kenarını ayırdım. unutma beni.
unutursan hem gitmiş, hem üzülmüş olacağım.

Kendime hâkim olmak için, gerekliliklerimden uzaklaşmak mantıksız gibi görünse de, bunun diğer bir yönü de aslında zararı yalnızca kendi daireme sıkıştırma isteğiyle alakalı. İşte bana burada yardımcı olacak iki şey doğuyor. Biri aşk, diğeri edebiyat.
Farkındayım, şahsen ben ikisini birden tam anlamıyla hayatıma yerleştiremiyorum. Bu konu da sende benden farklı değilsin. İkisini de yerleştiremiyorsun. Benim için hayati olan iki dayanağa birden adamakıllı sarılamama halimi neye yorumlamalıyım? Şeytanın insan biçimine bürünmüş arkadaşları mıyız yoksa? Kusura bakma, bu çok hardcore bir örnekleme oldu ama insanların asıl gördüklerinden ziyade, görünmeyene talip olmayışları karşısında, bu trajikomik hayatın sokaklarında gülmekten kendimi alamıyorum. Kimse söylemiyor ama biliyorum ki ayrıca beni suçlasalar, beni koşulsuz sevmekle suçlayabilirler. Beni sadece seni sevmekle suçlayabilirler. Kendime çok zarar verdiğim için…

fillervebulutlar:

Bir adam, herhangi bir saat veya herhangi bir mekanda, böylesine bir sükut’a dalmamalı.

Böyle acı çektirilmez,
Sen sen ol ki,
Kimsenin uyumadan önce son düşündüğü kişi olma.

Bu günahın altından kalkılmaz.

Yanlış kelimelere tutulduğum kadar tutunamadım bana hayat veren şeylere. Yüzümün tümü kırık, gözlerimin önünde sürekli çatlak bir ayna, parçaları birleşmeyen, en önemli parçası kayıp yapbozları anımsatıyor. Bu yüzden taşıyamıyorum bu yükü ve saçlarımı kazıtıyorum. Hafiflediğimi hissetmenin tek yolu bu. Görünür bir yol, görünmez sancılara çare olmasını umduğum… kuşlar ölmeyi istememez mi hiç? Ne tuhaf!

Bir yanım yoktu, diğer yanımı sana vermiştim. Şimdi biri gelse hangi elimi tutacak? Tutabilecek mi? Dokunabilecek mi olmayan yanıma? Ya soluma? Dokunmaktan daha gerçek bir şey yoktu. Sen bir kere dokundun ve o tek gerçek de tamamlandı. Şimdi hiçbir şeyden korkmuyorum, yarım olmak daha az görünmek gibi, hatta hoşuma bile gidiyor. Dinleyebilir misin yarım kalan bir hikâyeyi? İnanabilir misin yarım ağızla anlatabildiğime? Yaşadığıma böyle… Ne tuhaf.

Böyle dibe vurduğum anlarda
Seni düşünmek daha güzel unutmaktan…
Ve seninle dolu bu yüreği cesurca taşımak çok daha güzel
Korkarak yutkunmaktan…

179

Ben seni çok ama çok özledim sevdiğim. Yüzyetmişdokuz ömürdür seni arıyor gibi yorgunum artık. Sanki gittiğine inanmamışımda bakmadığım sokak, cadde kalmamış, bakmadığım ev, bakmadığım merdiven boşluğu, bodrum, çatı, kanepe altları kalmamış kadar yorgunum.
Hayatımda iki nefes var hâlâ anlıyor musun? Birisi senin nefesin. Son seviştiğimiz gecenin emaneti bana.
O son görüşmemiz… O gece beni bir gün bırakıp gideceğine inandıracak bir şey yoktu bu yer yüzünde. Ben her gün, her gece, her cümle, her hikaye, her kelime seninle konuştum. İçimde milyon kelime, kelimelerin öncesinde, sonrasında sen ama hep sen oldun.
Bütün rüyalarımda yine iki nefes yaşıyoruz seninle. Ben seni sevmekten hiç ama hiç vazgeçmedim. Vazgeçmeyeceğim. Senin beni yıllarca sevmiş olduğunu bilerek…

İki kalbim var. Ben yüzyetmişdokuz gündür kalbim bana yetmediğinde senin kalbinle yaşıyorum.
Son nefesimi verene kadar da bu böyle…
Seni seviyorum

watashiwaningen:

İçmek! şimdi hep birden neyi deneyelim
Neyi
Yalnız kaldık, yalnızlığımız bizim çok büyüdü
Dünya ayaklarımızdaydı galiba. Ellerimiz
Acılı bir şekilde gökyüzüne takılı
Ve nasıl benziyordu her şey ki baktığımız
Bir cambazhanenin kurumuş bir çıkartma gibi
Serili her şeyine
İşte burda diyebiliriz ki bay yargıç
İçmek bize yepyeni bir iyilikçilikti
Öyleydi
Size günlerimizi gösterelim, gecelerimizi
Yırtıcı kuşlarımızı ve örümceklerimizi
Didik didik edildiğini gövdemizin bay yargıç
Ah öyle değil
İçmek, içmek, içmek! ne anlama gelirdi
Getiren cehennemini birlikte
Baş eğmez, ama yılgın bizleri
Cezalandıran
Yapayalnız kalmaktaki eylemimizi
Suçlayan bir şeydi alkol
Öyleydi.
Ve yaşam söylemekti bay yargıç
Bilip de söyleyemediklerimizi
Eski bir umut kadar eskidik. Ve eski
Yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi…

Bir boşluk doldurma gayreti olan “kendine iyi bak” dileğinde ki yapmacıklığı ciddiye alıyorum.
Uykumu son kez bölüp yarısını sana veriyorum. İstediğin rüyadan başlayabilirsin öldürmeye.
Ve yastığımdan son kez utanıp itiraf ediyorum kendime; bundan böyle herkesin dizleri kendi yastığıdır artık.
Elime tutuşturduğun kağıt kalemle ne kadar aydınlanır yolumuz?
Şimdi bu çağ yangınından bir tek karanlık bir geleceği bile yazamayacak kadar seni özlemişken, geçmişimi mumla arasam gelir misin?

Ne zaman gözlerinin içine baksam,biliyorum
İkimizi de aşar,o kapının ardındaki masal…

Cezmi Ersöz
— (via yazbittimi)